“Türkiyeliyim... Ermeniyim... İliklerime kadar da Anadoluluyum... Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi “Batı” denilen o ”'hazır özgürlükler cenneti”nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek temel kaygım oldu…
Ülkem Sivas için ağlarken, ağladım. Halkım çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim” Hrant Dink
“(Eşinin teröristlerce katli sonrasında) Bu millette mensup olmak zor ve pahalıdır ama o ölçüde de büyük bir imtiyazdır” BE Zeki Kuneralp
I.Yazımızın başlığına bakıldığında 1915 meselesi, Başkan Biden’ın 24 Nisan açıklaması ve Hz. Mevlana arasında nasıl bir ilişki bulunduğu akla gelebilir. Vardır. Mesnevi’de geçen bir hikayede anlatılır. Bir evin duvarı her çatladığında ev sahibi nedenini araştırmaz, sadece sıva yapmakla yetinir.Ve bu durum sürekli tekrarlanır. Sonunda bir gün tabiî ki duvar çöker. Duvarın dökülen parçaları, ağlayan ev sahibine bakarak dile gelir ve şunları söyler. “Ben durmadan seni uyardım. Sen ise beni dinleyeceğine her açtığımda ağzımı kapattın. Sonra da kaçınılmaz olarak başına bu geldi.Ağlamanın yararı yok artık” Gerçekten de öyledir. Tarihi süreç içinde kat edilen aşamalar, Kongre’nin her iki kanadının kararları, eyalet mahkemelerinde açılan davalar, lobinin faaliyetleri, Biden ve ekibinin on yıllardır konuya malum bakışları 24 Nisan günü bu yönde bir gelişmenin beklenmesi için yeterince işaret vermişlerdir. Biden da adeta “Büyük Ermenistan” hayalleri kuran, ancak bu hayalleri Kazım Karabekir’in hayati önemi haiz doğu harekatı, 1921 Gümrü Anlaşması ve ardından kurtuluş savaşıyla suya düşen Başkan Wilson’un samimi bir halefi olarak ermeni davasına (!) bağlılığını göstermiştir.
Biden’ın 24 Nisan açıklamasının serancamı gerçekten de tam böyle olmuştur. Dosyaya hakim olanlar bu gelişmeye hiç de şaşırmadılar. Buna mukabil meselenin mahiyetini kavramaktan uzak bir şekilde duruma şaşıranlar ise zaten konuyu günübirlik bir gelişme gibi görüp ikinci gün hemen unuttular ve gündemlerinden çıkardılar. Tam bir duyarsızlık ve bilinçsizlik manzarası. En hayati konulara bile anlaşılmaz bir vurdumduymazlıkla bakılması ve geleceğe ağır bir miras gibi bırakılması. Mesele gerçekten de sıradan bir dosya gibi arşive atılacak veya gelecek 24 Nisanlara kadar bekletilecek kadar basit ve sıradan bir konu değil. Bu son açıklamanın ne anlama geldiğini veya gelebileceğini, ne yönde istismar edilebileceğini maalesef önümüzdeki dönemlerde göreceğiz. Biden’ın (güya) bu açıklamasında Osmanlı devleti ile halefi Türkiye arasında ince bir ayrım yaptığı, meseleden sadece geçmişi sorumlu tuttuğu, hatta bu anlayışla İstanbul yerine Konstantinopol kelimesini de bilhassa kullandığı, bu açıklamayla üzerimizde yıllardır asılı duran Demoklesin Kılıcından kurtulduğumuz gibi yorumları ise değerlendirmeye gerek bile görmüyoruz. Türk tarihi binlerce yıllık bir süreklilik izler ve bizler de geçmişimize ait ne varsa bir bütünlük içinde sahip çıkarız.
Ülkemizin yöneticileri her ne kadar seslerini yeterince anlamlı ve güçlü şekilde çıkarmadılar ve gelecek ay NATO zirvesi çerçevesinde iki ülke liderleri arasında bir buluşma gerçekleştirilecek olmasını, açıklamadan bir gün önce, 23 Nisan günü iki ülke lideri arasında yapılan telefon görüşmesinin adeta esas noktası gibi görmeyi tercih ettilerse de, artık 200 yıllık bu mesele bizim tanımlamamızla gerçek anlamda bir “Sıfır Aşaması” na ulaşmıştır. Burada anlatmak istediğimiz bu meselenin 24 nisan 2021 tarihinden itibaren artık yeni bir aşamaya geçmiş olduğudur. Dinamikler değişmiştir. Gelecekte konu ele alınırken ve lobilerle mücadele edilirken çok farklı boyutların göz önünde tutulması gerekecektir. Burada ana unsur Ermeni diyasporası ve lobilerin ciddi bir kazanım elde ettiğidir. Geleceğin stratejilerini bu anlayıştan hareketle kurmak zararın ölçeğinin hafifletebilir, stratejik bir yaklaşımla belki başarı da getirebilir. Tabii ki burada “başarı”nın ne olduğunun, olması gerektiğinin tanımı da önemlidir.
Hemen en başında söyleyelim. Buradaki yorumlarımızda kullandığımız Ermeni ifadesiyle asırlarca birlikte yaşadığımız, aynı toprakları vatan bildiğimiz, soluk aldığımız, insanlık tarihinin en büyük medeniyetlerinden birine beraberce katkı verdiğimiz komşu, vatandaş, dost Ermenileri kastetmediğimiz aşikardır. Ancak kimliğini Müslüman Türk/ Türkiye düşmanlığı üzerine oturtmuş, bütün yaşam ve dünya felsefesini sadece ve sadece bu eksende gören, bunun dışında yaşamını adeta anlamsız sayan, geçmiş yüzyıldan başlayarak bugüne kadar başta Rusya, İngiltere, Fransa vb. olmakla yabancı güçlerle de işbirliği içinde ülkemizde büyük bir nüfusun katlinden sorumlu çeteleri, teröristleri ve onların ideolojik fikir babalarını kastettiğimiz şüphesizdir. Bunlar Antranikler, Taşnaklar, Melkonyanlardır. Anadolu’yu kana bulayan, Müslüman, Hristiyan, Musevi, Türk, Kürt her inançtan ve kimlikten insanları, hatta kendi kanından Ermenileri katledenlerdir. Asırlarca birlikte yaşadıkları insanları düşman belleyen, bu toprakları kan çanağına çevirenlerdir.
19.yüzyıl sonunda bilhassa da Osmanlı-Rus harbi, Berlin ve Paris Konferansları gibi gelişmeler artık elmaya kurdun düşmekte olduğunun ilk önemli işaretlerini teşkil ettiler. Bu gelişmeler artık bugünlere kadar uzanacak yüz/yüzelli yılı aşkın bir meselenin başlangıcı olmaktaydı. Bu dönemin tarihi muhasebesi bir yazının sınırlarını aşar. Ancak, bugün baktığımızda, Başkan Biden’ın 24 Nisan açıklamasında, örneğin o devrin belirleyici aktörlerinden Taşnaksutyun partisinin tüzüğünde açıkça yeralan ”Partinin amacı; Türkiye Ermenistan’ında siyasi ve ekonomik özgürlük elde etmek, savaş grupları yetiştirmektir” hedefinin, veya Paris Konferansı öncesinde Bogos Nubar’ın “5 bin gönüllümüz Fransız Lejyonu’nda başarıyla savaştı. General Allenby’nin zaferine de büyük katkı sağladılar. Kafkaslarda ise 150 bir ermeni Rus ordusunda,50 bin gönüllü Andranik ve Nazarbekof güçlerinde yeraldı. Dünya savaşı boyunca savaştılar, savaş sonrasında da Osmanlı ordusunu durdular” gibi itirafların bir anlam taşımadığı anlaşılıyor.
Yine söz konusu açıklamanın, 19-20. yy. boyunca doğuda, batıda savaşların, sürgünlerin, dini/etnik temizliklerin, sömürgecilerin ve işbirlikçisi Taşnak / Hınçak çetelerin kurbanı Müslüman halkların, Türklerin, Kürtlerin anısının tek taraflı olarak tarihten silinme gayreti anlamına geleceğinin de karşı tarafı ilgilendirmediği görülüyor. (Bknz. Justin McCarthy) Yine Kaçaznuni, Boryan gibi önemli Ermeni liderlerin Rus, İngiliz veya Fransız işbirlikçisi çeteleri emperyalizmin maşası ilan eden tarihi tanıklıklarının da üzeri böylece örtülmüş oluyor. (Taşnakların Yapacağı Bir şey Kalmadı.Partinin İntihar Etmesini Öneriyorum. Bükreş Kongresi 1923) Burada doğal olarak bugüne kadar çeşitli ülkelerin parlamentolarının da benzeri kararlar aldıkları akla gelecektir. Ancak Biden açıklamasının etki ve sonuçlarının bütün diğerlerinden farklı olduğunu / olacağını düşünüyoruz. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Sıfır Aşaması derken bu yılki 24 nisan açıklamasının uluslararası düzeyde bir takım başka gelişmeleri de tetikleyebileceğini endişemiz olduğunu da kastediyoruz.
II. Tarihi perspektiften baktığımızda; açıklamanın ABD’nin kendi gerçekleri itibariyle de bir tutarsızlık teşkil ettiğini düşünüyoruz. Bu çerçevede, örneğin, Türkiye’nin en başında, 1950’de katıldığı BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne müttefikimiz ABD’nin tam 40 yıl (!) sonra ve Senato’nun büyük engellemeleri sonrasında taraf olduğu hatırlatıyoruz. Hem de taraf olduğu bir meselenin UAD’ na götürülmesini kendisinin (ABD) onayına bağlı kılan önemli bir çekinceyle birlikte. İbretlik bir durum.
ABD’nin bu adımının bölge ülkelerinin Ermenistan’la ikili/bölgesel ilişkilerine büyük zarar verdiği de şüphesizdir. Bu noktadan sonra Ermenistan’ın nasıl ve neden muhatap alınması/ alınmaması gerektiğini stratejik bir bakış açısıyla ele almak gerekecektir. Her şeyden önce Türkiye için Ermenistan’ın artık doğru bir muhatap mı olduğu sorusu doğal olarak akla gelebilecektir. 1990 Bağımsızlık Bildirisi’nde “Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye’de ve Batı Ermenistan’da vuku bulmuş olan 1915 soykırımının uluslararasında tanınmasını sağlamak görevini destekler.” hedefini ortaya koymuş, Biden açıklamasıyla da büyük bir stratejik kazanım sağladığını dünyaya ilan etmiş bir devletle hangi zeminde ilişki kurulabilecektir. Komşumuz Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı husumetini ortaya koyan dosyalar kabarıktır. Muhataplarımızın anlamaktan, dinlemekten kaçındıkları hatta korktukları tarihi gerçekler bir tarafa, Türkiye’ye sakat bakışı, hayali talepleri, çok sayıda Türk devlet adamını ve aileleri dahil diplomatlarını katleden teröristlere devlet düzeyinde kucak açması, uluslararası ölçekte kesintisiz bir Türkiye hasımlığını sürdürmesi, kendi tarihiyle yüzleşmekten kaçınması, 2009 Zürih protokollerinin açtığı diyalog kanallarını Anayasa Mahkemesi aracılığıyla tıkaması ve son olarak da onay için beklettiği Parlamentosundan geri çekmesi bunlardan sadece bazılarıdır. Öte yandan Ermenistan’ın son 44 gün savaşı sonrasında dahi Azerbaycan’ın topraklarının bir bölümünde işgalini halen sürdürmesi de bölge barışının önündeki ciddi engellerden biri olmayı sürdürecektir.
İyi komşuluk ikili ve bölgesel çerçevede kapsamlı muhasebeler ve açılımlar yapılmasını gerektirir. Türkiye çeşitli vesilelerle bu yöndeki iradesini en üst düzeyde ortaya koymuş, tarihimizin her aşamasının ortaklaşa araştırılması çağrısında da bulunmuştur. Ancak bu tür adımların bir anlam ve aşama ifade edebilmesi için samimi bir karşılıklılık gerekir. 24 Nisan günü yapılan açıklamayı büyük bir zafer olarak gören Ermenistan içinde bugünden sonra tarihle bir yüzleşme olmayacağı kesindir. Ermenistan’da esasen Ceza Yasa’sıyla, Parlamento kararlarıyla 1915 olaylarını tartışmak sorgulamak mümkün değildir. Cezalar gerektirir. Bütün bunlar ortak bölgemizin geleceğinin son 24 nisan açıklamasıyla daha da müphemleştiğinin bazı göstergeleridir.
Gerçekte, iki ülke veya daha genel anlamda bütün bölge ülkeleri üçüncü ülkelerin kışkırtıcı ve yıkıcı girişimlerinden uzak şekilde her meseleyi konuşma ve ileriye yönelik her adımı atabilme için gerekli zemini birlikte tesis edebilirlerdi.
III. 24 Nisan açıklaması sonrasında 1915 meselesini nasıl bir gelecek beklemektedir. Aslında bu sorunun cevabı da açıktır. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’ nın “1915-1923 döneminde 1.5 milyondan fazla ermeni öldürüldü. 2 milyonu da sürgün edildi. Ermeni soykırımını diğer soykırımlar izledi. Savaşımız Türk hükümeti Ermeni Soykırımını tanıyıncaya ve sonuçlarının ortadan kaldıracak gerekli adımları atıncaya kadar devam edecektir” açıklaması ilave bir yoruma da ihtiyaç bırakmamaktadır. Acaba Türkiye’nin hangi adımları atması talep edilmektedir. ABD’deki ermeni lobisinin güçlü unsurlarından Amerika Ermeni Milli Kongresi (ANCA) de yaptığı açıklamalarda; Biden’ın açıklamasının Türk devletine ve özel şirketlere karşı açtıkları davalara yeni bir nefes ve güç verdiğini, adeta bir hayat öpücüğü olduğunu, mahkemelerin bugüne kadar kararlarında federal politikalara karışmama yöntemini izlediklerini ve kararlarında bunu öne sürdüklerini, ancak artık mahkemelerin bu görüşü kullanamayacaklarını, zira bunun federal yasalara aykırı olacağını ileri sürmektedir. Yine aynı lobiler Ermenilerin önümüzdeki dönemde ferdi (İncirlik üssünün aidiyeti gibi) ve kurumsal (Ermeni Kilisesi) düzeyde davalara yöneleceklerini, ayrıca bu iki boyuta ilaveten Ermenistan’ın da bir BM üyesi olarak devlet düzeyindeki davalarla ilgileneceğini vurgulamaktadır.
Bunun daha da ötesi vardır. Burada okuyucularımıza ibretlik bir hususu hatırlatalım. Erivan’da Temmuz 2011’de 5. Ermeni Dili ve Edebiyatı Olimpiyatlarında bir öğrencinin “Batı Ermenistan ve Ağrı dağının bir gün Ermenistan’la birleşmesi ihtimaline” dair sorusuna Başkan Sarkisyan’ın verdiği cevap açıktır.“ Her şey genç nesillere bağlıdır ve her neslin başarması gereken hedefler vardır. Şimdiki nesil Karabağı savunmuş ve kurtarmıştır. Gelecek nesiller de benzeri gayreti gösterirlerse Ermenistan dünyanın en mutlu ülkelerinden biri olacaktır.” Bahsettiğimiz şahsın herhangi bir kişi değil, ülkenin devlet başkanı olduğunun altını tekrar çizelim ve hedeflerini kelimelerle oynamadan açıkça ortaya koyduğu için de aslında müteşekkir olalım. (!) Bütün bu stratejilerin, halihazırda bozuk Türkiye-ABD ilişkileri zemininde yürütüleceği de dikkate alındığında durumun ciddiliği daha belirginleşmektedir.
a.Siyasi anlamda bakıldığında; BMGK üyesi de olan ABD’nin bu adımının en başta Türkiye’nin hasımları olmakla başka ülkeleri de benzeri adımlar için cesaretlendirmesi mümkündür. Konuya bakışları belli olan Rusya ve Fransa gibi BMGK üyelerine artık üçüncü bir ülke, ABD de katılmış olmaktadır. Bu ciddi bir sorun kaynağı olmaya adaydır. Bu anlamda gelecek dönemlerde Türkiye’nin BMGK üyeliği gibi konular her zamankinden daha önemli olacaktır. Yapılacak işler sayılamayacak kadar çoktur ve bunların devlet arşivlerinde dosyaları mevcuttur. Kendine destekçi ülkelerin sayısını artırmak suretiyle Türkiye’yi baskı altına almak Ermeni lobisinin açıkça ilan ettiği hedefler arasında her zaman yer almıştır. Eski dönemlerde Türkiye ile ilişkilerin ABD için de bir anlam ifade ettiği, özel önem taşıdığı ve bütün bunların 24 nisan açıklaması gibi adımların önünde bir fren etkisi teşkil ettiği muhakkaktır. Öyle ki, örneğin, Brezinski’ nin tarihi yargılamanın Kongre’nin işi olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak bugün için durum değişmiştir. Uluslararası sistem yeniden yapılanmaktadır. Soğuk savaş sonrası düzen sağlanamamış ve kaos sürmekteyse de bir aşamada taşlar yerine oturacaktır. ABD’nin, NATO’nun, RF; Çin gibi ülkelerin öncelikleri, birbirlerine bakışları değişime uğramıştır. Bu anlamda; ABD siyasi ve entelektüel çevrelerinde Türkiye’nin eski ağırlığının kalmadığı giderek yönündeki yorumlara sıkça rastlanmakta, çeşitli raporlarda bu husus işlenerek yönetime telkinlerde bulunulmaktadır. Son dönemde çeşitli raporlarda “Türkiye Artık Eskisi gibi Değerli Değil” başlığının kullanıldığını da bu vesileyle hatırlatalım. Buradan hareketle Türkiye’nin “değerli yalnızlığı” nın bu alanda önündeki en büyük sıkıntılardan birini teşkil edeceği de söylenebilir. Nitekim daha ABD Başkan’ının açıklamasının hemen akabinde dün de Letonya Parlamentosu benzeri bir karar almıştır. Yine bu görünümün, esasen dağınık, örgütlenememiş, yurtdışındaki Türk diasporası üzerinde de büyük bir baskı unsuru olacağı, zaten bu alanda yetersiz ve zayıf olan faaliyetlerini daha da etkisizleştirebileceği de göz önünde tutulmalıdır.
Türkiye’ye yönelik siyasi ve sosyal/psikolojik baskıların artmasının yanı sıra gelecek dönemde 1915 meselesinin tarafları arasında asıl mücadelenin yaşanacağı alanın hukuk olduğunu düşünüyoruz. Bunun hazırlığını da esasen onyıllardır sürdürmektedirler. Ermeni hukuk lobileri, örneğin, Osmanlı dönemi sigorta poliçeleri gibi davalarda bir takım kazanımlar sağlamış ve tecrübe sahibi de olmuşlardır. Adeta Holocaust davaları örneğini takip etmişlerdir. Buna mukabil açtıkları davaların son aşamasında önlerindeki asıl engelin siyasi / federal ölçekte olduğunu, savundukları tezlerin yürütme erki tarafından resmi bir politikaya dönüştürülmedikçe davalardaki tıkanıklığı aşamayacaklarını da görmüşlerdir. Nitekim, Türkiye Merkez Bankası ve Ziraat Bankası’na karşı 2010 yılında açılan Davayan ve Bakalyan davaları, dosya hakkında federal yönetimin yetkili olduğu ve bu mahiyette bir siyasi iddiayı ABD yargısının çözme yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle Kaliforniya Mahkemelerince kabul edilmemişlerdir. Biden’ın açıklaması ise artık yardımlarına yetişmiş olmaktadır. Bugün itibariyle bu lobiler son 24 nisan açıklamasıyla birlikte mahkemelerin federal yetkilere müdahale etmekteki tereddütlerinin ortadan kalkacağı, zira Biden’ın bunun yolunu açtığı inancını açık şekilde dile getirmekte ve bu alana odaklanacaklarını ifade etmektedirler. Öte yandan Ermeni tarafının salt bu davalarla yetinmeyeceğinin, hayallerinin daha da ileriye uzandığının örneklerini yukarıda zikretmiştik.
Türkiye’nin elindeki güçlü hukuk argümanları arasında 2008 yılındaki AİHM Perinçek/İsviçre davasının konusunu teşkil eden ve 1915 olaylarının meşru bir tartışma konusu olduğunu ortaya koyan, söz konusu dönemde yaşananlar hakkında farklı görüşlerin ifade özgürlüğü ile koruması gerektiğini vurgulayan 2013 / 2015 tarihli kararlar da bulunmaktadır. Bu kararlarda 1915 konusunda dünyada tek bir ortak görüş birliği bulunmadığı da belirtilmiştir. Benzeri şekilde Fransa Anayasa Konseyi’nin, 1915 olaylarının inkarını cezalandırmayı amaçlayan Parlamento kararının Anayasa’ya aykırı olduğunu belirten 2012 tarihli kararı da önemlidir. Bununla birlikte şüphesiz Ermeni tarafının ABD’de olduğu gibi, diğer ülkelerde de bu zeminleri yeni girişimlerle zorlaması ihtimal dahilindedir. Avrupa ülkeleri parlamentoları ve Avrupa Parlamentosu’nun konuyla ilgili kararları ise zaten bilinmektedir.
IV. Sonuçta, 19-20. yüzyıllarda Osmanlı devletine yönelik emperyalizmin şahlandığı dönemlerde ve SSCB’nin kurucusu Lenin’in asıl gayesinin Osmanlıyı parçalamak olduğunu belirttiği I.Dünya Savaşı yıllarında yaşamını yitiren bütün insanlarımızı saygı ve rahmetle anıyoruz. Keza dönemin ağır ve dayanılmaz şartlarında hayatını kaybeden diğer kimlik ve inançlardan bütün diğer vatandaşlarımızı da saygıyla hatırlıyoruz. Öte yandan; Osmanlı devletini parçalamak isteyen ve bunu da maalesef önemli ölçüde başaran sömürgecilerin maşası olma görevini tereddütsüz üstlenerek her inanç ve kimlikten insanlarımızın kanına giren katilleri de asla affetmediğimizi tarih önünde bir sorumluluk olarak tekrarlıyoruz. Esasen onlar ilerleyen yıllarda da Türk yöneticileri, diplomatları, eşlerini, çocuklarını aynı ruhla katlederek kim olduklarını bütün dünyaya birkez daha göstermişlerdir.
Başkan Biden’ ın 24 Nisan açıklamasının anlamını tarihi bir aydın sorumluluğu içinde açık bir şekilde ortaya koyan değerli düşünür üstad Sezai Karakoç’un da dediği gibi, “Soykırımını atalarından itibaren uygulayan, kızılderilileri yok edip topraklarına yerleşen, tarihte milyonlarca insanı öldüren, öldürten, Roma zulümlerini icra edenler, Birinci Dünya Savaşı’nda her türlü soykırıma uğramış bizleri yüz yıl sonra halâ soykırımı yapmakla suçluyorlar. Bu cesareti bizim dağınıklığımızdan alıyorlar” Evet ne yazık ki gerçek böyle. Türkiye’de kerameti kendinden menkul, konu hakkında adeta ölüm sessizliği içindeki sözde aydınların (!), siyasetçilerin vb. bu konulardaki tutumlarından bahsetmeye ise zaten gerek yok. Onları tarihe ve milletimizin vicdanına havale etmek yeterli olacaktır.